Ana Sayfa Künye Biz Kimiz Bize e-posta gönderin Abonelik
İlginç Seri
Aktüel
Sizin Sayfanız
Gündem
Arşiv
Çeşitli Siteler
Kilise Adresleri

 


 

 

 

AKILLANAN ALLAH

   Günlerden bir gün nasıl olmuşsa bir kahvehanede üç din adamı aynı masada oturup dinsel konularda sohbet ediyorlarmış. Bunlar "Semavi" dinler diye tanımlanan dinlerin mensupları imişler. Biri Yahudi hahamı, diğeri Hıristiyan papazı, öbürü ise Müslüman hacası imiş.

   Dinsel konulara gelince, tabii bizim Haham övünmeye başlamış: "Bakın sayın muhteremler" diye söze başlamış. Allah dünyada ilk önce biz İsrail halkını seçti. Tüm uluslar putperest iken, gerçek Tanrı'yı bulan ve Ona ibadet eden bizler olmuşuz. Üstelik bütün peygamberler bizden çıkmıştır. Allah on emirleride ilk önce bize vermiştir. Şöyle ki gerçek dinin kökü ve temeli bizden başlamıştır..."

Hıristiyan papaz ise bu övünmelerin durdurulması gerektiğini düşünerek, Haham'ın sözlerini keserek söze başlamış: "Evet Haham efendi, benim de bu konuda söyleyeceklerim var. Tevrat, Zebur ve tüm peygamberliklerin sizden geldiğine katılmakla beraber, üzülerek söylemem gereken başka bir şey daha var. Siz maalesef Allah'a sadık kalmadıniz. Peygamberlerinize zulmettiniz. Hz. İsa Mesih ilk önce size gönderildiği halde, Onu da tanımayıp haca gerdiniz. Allah da sizinle olan antlaşmayı bozup bizimle yeni bir antlaşma yapmıştır..."

Bu iki adamın birbiriyle anlaşamadığını gören Müslüman Hoca kendisine en iyi ortamın açıldığını düşünerek, o da şöyle söz almış: "Sayın efendiler, biz Müslümalar olarak Allah'ın ildirdiği bütün kitaplara inanırız. Ne varki sizler kitaplarınızı koruyamadınız.Kitaplarınız tahrif edilmiştir. Şimdi ise Cenabı Allah, Sizin kitaplarınızdaki gerçeklerin hepsini Kuran'ı Kerimde toplamıştır. Sizler, Kuran'ı Kerime iman edip amal etmedikçe asla Allah'ın rızasını kazanamazsınız..."

Bunların kendi aralarında tatlı dinsel sohbetlere daldıklarını gören ateist (Tanrısız) bir genç muziplik yapmak üzere aralarına girmiş ve, "Afedersiniz sayın din büyükleri. Aklımda cevabını bulamadığım bir sorum var. Hepinizi teker teker arayıp bulma yerine, şimdi tesadüf siz üç din büyüğünü bir araya getirmiş bulunuyor. Belki üçünüzün bir arada olması, soruma alacağım cevabı daha kolaylaştırır, diye düşündüm. Eğer müsade ederseniz size sorumu sorabilirmiyim?" diye sormuş.Din adamların üçü birden, "Sor bakalım" demişler. Genç: "Sayın din büyükleri, çok merak ediyorum. İnsanlar arasında değişik renkler var. Bazıları beyaz; bazıları siyah; bazıları esmer... Bu renkler nasıl oluşmuş acaba? Size göre Allah önce Adem ile Havva'yı yaratmış. Acaba Adem ne renk idi? Havva ne renk idi? Çocukları ne renk doğdular? Bu sorumun cevabını istiyorum."

Din adamları: ses yok! Genç: "Evet sayın hocalar, bana önce hanginiz cevap vereceksiniz? Sonra kendisine en yakında duran Müslüman hocasına dönmüş.

Genç: "Sayın hocam, isterseniz önce sizden başlıyalım. Siz soruma ne cevap verirsiniz?" Müslüman hocası bakar, sukünet ve ciddiyetle şu kısa cevabı verir: "Evlat, Cenab-ı Allah'ın hikmetine insan aklı ermez. Sorunuzun cevabı Allah'ın hikmetidir."

Genç bu cevaptan tatmin olmamış bir tavırla Hıristiyan papazına döner: "Sayın papaz hazretleri, soruma sizin daha açıklayıcı bir cevabınız, bir kanıtınız var mı?"

Papaz başından bu belayı savuşturmak için kolay bir yol bulmaya çalışır. Biraz önce hocanın cevabına destek mahiyette, "Evlat, sayın hoca sana iyi bir cevap vermiştir. Daha ne kurcalayıp duruyorsun?" demiş. Genç, fırsat bu fırsattır, şunların hepsini mat edeyim düşüncesiyle sorusunu bir de Yahudi hahamına yöneltir, "Sayın haham bey, sizin bana vereceğiniz daha mantıklı, daha açıklayıcı daha ikna edici bir cevabınız yok mu?" diye sormuş.

Yahudi haham kurnazmış. Daha başlangıçta gencin bir şey öğrenmek için değil de muziplik yapmak, dalga geçmek, alay etmek gibi bir eğilimle kendilerine yaklaştığını farketmiştir. Bu yüzden haham söze başlayıp gence şöyle yanıt vermiş: "Bak evladım, cenabı Allah insanı yerin toprağından yarattı. İlk insanı topraktan yoğurup ona şekil verdi. Sonra şekil verilmiş toprağı pişirmek için fırına soktu. Fırından çıkardığı zaman Allah görmüş ki insan bembeyaz olmuş. Sonra bir ikincisine şekil vererek bunu da fırına koymuş ve daha önceki zamandan daha fazla vakit fırında bırakmış. Sonra bu ikincisini fırından çıkardığı zaman Allah görmüş ki insan simsiyah olmuş. Allah demiş ki, bu da çok uzun zaman fırında kalmış. Şimdi ben bir üçüncüsünü fırına koyacağım ve ikisinin arasındaki zamanı uygulayacağım. Ve Allah üçüncüsünü fırından çıkarttığı zaman görmüş ki adam esmer olmuş. Tam benim gibi, bakın. Ya, iyi ayarlanmış fırından çıkmışım ben. Şimdi anladın mı nasıl bu renkler oluşmuş?" 

Hahamın bu komik cevabına sayın hoca hazretleri bir hayli hüzülmüş. Hemen şöylece bir çıkış yapmış, "Haşa! Estağfurullah, haşa! Hiç öyle şey olur mu? Cenab-ı Allah'la alay mı ediyorsun haham efendi? Hangi kitapta var o sizin anlattığınız? Bu tamamen uydurma bir masal! Üstelik Allah'a hakaret edici bir masal. Allah hiç deney yoluyla tecrübe bilgi kazanır mı? Haşa, haşa tövbeler olsun!"

Öbür tarafta hocanın bu güzel çıkışını duyan papazın aklında birdenbire şimşekler çakmış ve bu durumu fırsat bilerek hacaya şöyle bir soru yöneltmiş, "Sayın hocam, çok iyi dediniz ki, Cenab-ı Allah akıl almaz, deney yapmaz, deney ile tecrübe kazanmaz. Biz insanlarda olduğu gibi aklı bilgisi gün geçtikçe daha iyiye, daha güzele doğru gelişmez. Allah tüm himetiyle , tüm özellikleriyle ezelden sonsuza kadar aynıdır. Bu savunmanıza can yürekten katılıyorum. Ama bu ne perhiz ve bu ne lahana turşusu ki, siz aynı zamanda diyorsunuz, 'Allah dört kitap yolladı. Tevrat, Zebur, İncil ve Kuran'ı Kerim. Ama bu kitapların ilk üçü bozuldu, son dördüncüsü bozulmadı, çünkü Allah son dördüncüsünü tüm gücüyle korudu ve korumaktadır...' Şimdi sorarım size, bu tür iddianızla, biraz önceki haham efendinin anlattığı o komik masaldaki allah türüne sokmuyor musunuz yüce Allahı? 

Allah ilk kitabını Tevratı gönderiyor, ama onu korumakta başarılı olamıyor, ya aklı iyi çalışmıyor, veya kitabı bozmak isteyenleri iyice göremiyor, veya görse bile gücü yetişmiyor. Sonra, bu olmadı bir ikincisini 'fırına sokalım bir deneyelim, bakalım nasıl oluyor' diyor, Zeburu gönderiyor. Ama sonuç yine aynı, Allah yine başarısız, kitabını yine koruyamamış... Allah 'Bu da olmamış' diyor bir başkasını, bir üçüncüsünü "fırına sokuyor", yani İlcil de bozuluveriyor. Allah kitabını korumakta, düşmanı engellemek veya durdurmakta başarısız. Allah, 'artık bu böyle olamaz'diyor. Bir silkiniyor, tüm gücünü ve aklını toparlıyor. Yani Tanrısal tüm özelliklerinin farkına varıyor ve bu bilinç içinde, 'artık yeni, dördüncü bir kitap yollıyayım, kimse ona el uzatmasın...' diye karara varıp kendine geliyor. Son dördüncü kitap işte bu şekilde en yüce, en saf, en hakiki, en iyi kitap olarak kalıyor.

Öyle değil mi sayın hocam? Bence siz yukardaki iddi anızı taşıdığınız sürece haham hefendinin anlattığı o komik masala karşı çıkmaya, haşalar çekmeğe, tövbeler etmeğe hiç gerek yok. Çünkü eğer mantığınızı çalıştırırsanız görürsünüz ki, haham efendinin anlattığı insanı fırına atıp pişirerek zaman ölçüsünden deneyim kazanan allah ile, gönderdiği kitaplarının çoğunu koruyamayan ancak sonuncusunu koruyabilen allah aynı türden yapılmış allahlardır."İslam hocası, "Allah, Allah, Allah, Allah, şurda ne güzel sohbet ediyorduk, şimdi nereden nerelere geldi. Siz yanlış anlıyorsunuz. Ben öyle demek istemedim. Hakiki Tavrat, Zebur ve İncil'de olan her şey Kuran-ı Kerim'de mevcuttur. Biz sizin peygamberlerinize inandığımız halde siz niçin bizim peygambere inanmıyorsunuz?" diye sormuş.

Papaz: "Haca efendi, sizin ettiğiniz gibi inanmamızı isterseniz inanalım. Yani, 'Hz. Muhammet hak peygamberdir ama Kuran'ı Kerim asılsızdır' dersek hoşunuza gider mi?"

         Hoca: "Hayır, her ikisine birden inanmalısınız."        Papaz: "Peki, siz niçin her ikisine de inanmıyorsunuz? Hoca: "Yok sen anlamıyorsun..." Papaz: "Hayır,asıl sen anlamak istemiyorsun..." Şimdi hoca ile papaz çekişmeye tutulmuşlardır. Haham ise, "Neme gerek" der, usulca oradan sıvışır. Bizim muzip gence gelince, içinden kıh kıh gülerek, "İşte şimdi tam istediğim hedefe ulaştım. Hoca ile papazı kapıştırdım ya, ohh, canıma değsin, istediğimi başarabildim..." düşüncesinin keyfiyle zevkten dört köşe olarak yoluna gider.

                                              Serhat Paşaoğlu




55



©Copyright 2001 Kapsam